
Kırşehir’in rüzgârı bol, toprağı bereketli ovalarında herkesin dilinde aynı isim gezerdi: Acem Kızı. Onu gören, bir daha unutamazdı. Sanki güneş tenine ayrı bir ışık düşürür, saçlarının siyahı geceyi bile utandırırdı. En çok da gözleri… İçinde hem derin bir sır hem de bitmeyen bir sızı taşırdı. Gülse bile o hüzün hiç kaybolmazdı.
Ali her ovaya çalışmaya indiğinde, gözleri ister istemez onu arardı. Toprağı bellemesinin bir yanı işse, diğer yanı Acem Kızı’nı seyretmekti. Ali için o, ovanın ortasında açmış bir yalnız çiçekti.
Kız da bazen Ali’ye bakardı. Başını hafifçe kaldırır, gözleri Ali’nin gözlerine değdiği anda dudaklarında titrek bir tebessüm belirirdi. Ardından bir şeyden çekinir gibi başını yeniden eğerdi. Bu kısa bakış Ali’nin içini ısıtmaya yeterdi; dünya dursa umursamazdı.
Günler böyle geçerken Ali’nin içindeki cesaret kabardı. O sabahlara kadar uyuyamayan halinden kurtulmak, artık onunla konuşmak istiyordu. Bir gün fırsatı yakaladı. Kızın yalnız kaldığı bir an yaklaşıp yumuşak bir sesle, “Korkma… Seni her gün görüyorum, gönlüm sana düştü” dedi.
Acem Kızı’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Tek kelime etmeden koşarak uzaklaştı. Ali ne olduğunu anlayamadı; o damla, bir cevaptan çok daha fazlasıydı ama Ali henüz bilmiyordu.
Sonraki günlerde ovaya hiç gelmedi Acem Kızı. Ali’nin içini bir telaş sardı. Kötü bir şey mi olmuştu? Çok geçmeden gerçeği öğrendi: Sevdiği kız, ailesinin başlık parasına ihtiyacı olduğu için başka bir köye, üstelik yaşlı bir adama gelin verilmişti.
O andan sonra Ali için ovanın rengi soldu. Günlerce tek başına dolaştı, içindeki sızıyı toprağa anlatır gibi. Her adımda, her nefeste “Acem Kızı” diye inler oldu. Ve o hüzün, bir türküye dönüştü.
Bu türkü yıllar içinde dilden dile dolaştı. Acem Kızı o ezgiyi hiç duydu mu, Ali’nin yüreğinden kopup geldiğini bildi mi bilinmez… Ama biz bugün hâlâ o yarım kalmış sevdayı her söyleyişimizde yeniden yaşarız.




